Bazen özlüyor insan

Bazen özlüyor insan

İnsan bazen çocukluğunu özlüyor… Gözünü açar açmaz umut solumayı, hayatın içinde bir şeylere heyecanla, coşkuyla, hiçbir şeye aldırmaksızın kendini kaptırmayı özlüyor mesela. Katıla katıla gülmeyi, elini duvara sürterek yürümeyi… Ödev, sınav, final, iş, aş, aşk, acı, hırs, rekabetin olmadığı, en büyük bombanın sınıftaki Ali’nin Ayşe’yi seviyor olduğu, kaçtığın tek şeyin ebe olan arkadaşın olduğu zamanları özlüyor.

Annenin ördüğü kazağın kolunu üzerinde ölçmesini, kitap arasında saklanan düzleştirilmiş çokomel kâğıtlarını, simli bileziklerini, yaşını çarpı iki şeklinde ifade etmeyi, “Öpeyim de geçsin”lerin iyileştirici etkisini, büyüyünce ne olacağını düşünmeyi, hayata dair hayalleri bozup bozup tekrar kurabilmeyi…

Basit yaşamayı özlüyor insan… Acıktım o halde yemek yiyeyim, susadım su içeyim, oynayasım var dışarı çıkayım, uykum geldi uyuyayım… Anı yaşıyor olmanın hafifliğini özlüyor; uydura kaydıra avaz avaz şarkı söylemeyi, sorumluluklardan bihaber omuzları ona buna indirip kaldırarak isyan etmeyi… Gece yatağa girdiğin pijamayla sokağa çıkabilmeyi, oyun arasında camiden kana kana su içmeyi… Kanmayı, kandırılmayı…

Keşkesiz şeyleri özlüyor insan. O kendi küçük dünyanda her şeyi yapabilecek cesaretinin olmasını, dizlerdeki kabukları yolmayı… hata yapabilmeyi, çarçabuk affedilmeyi… Kocaman “Aferin”leri, “Bana ne?”leri , “Banane, banane!”leri özlüyor… Hesapsız başlayan çıkarsız dostlukları, henüz kurulmuş arkadaşlıklardaki samimiyeti, sorgulamadan güvenmeyi ve de küsebilmeyi… Gözleri kısıp “Bir daha hiçç konuşmayacağım!” demişken, hatta gelecek on yıl küs kalmayı kurmuşken; iki dakika sonra beraber bakkala gitmeyi, irdelemeden boş vermeyi özlüyor insan.

Salıncakla gökyüzüne erişme isteğini, yüzünü kapatmadan ağlamayı, üzüntüleri gözyaşları ile birlikte annenin kucağına bırakılabilmeyi, babanın omzunda baş yana eğik salya akıtarak huzurla sızmayı özlüyor insan… Çok şey beklediği için değil ama yeniden ışığı ve güneşi getireceği için uyumayı, kaygısızca uykuya dalmayı… Omuzlarındaki tek ağırlığın babanın tek parmağıyla taşıyabildiği okul çantası olmasını… Bildiğin gibi, bildiğin kadar yaşamayı özlüyor.

Aslında insan kendini özlüyor.

Kocaman olduğunu sandığın zamanlarda aslında henüz hayalleri kırılmamış, kalbinde oyuklar açılmamış, hâlâ çuval çuval umutları olan gencecik, körpecik “kendini” özlüyor insan…

Halime Gürbüz – Türkiye

Sevebilirsin...

1 Yanıt

  1. sefer_50 dedi ki:

    Halime bu siteye after effects ile ilgili videoları izlemek için girmiştim…Fakat sadece meraktan edebiyat kısmınada bir göz atayım dedim; ve yazını okudum..gerçekten beni aldı çocukluğuma götürdü…Bende zannederdim ki, sadece camiden biz kana kana su içer sonra da oyuna kaldığımız yerden devam ederdik..Oysa ki görüyorum ki; Yurdumun bütün çocukları camiden kana kana su içiyormuş..Bir an gerçekten senin de benim gibi Nevşehir’li olabileceğini düşündüm..Bu arada içimi derin bir hüznünden kaplamasına sebep oldu bu çocukluğuma götüren yazın…Çünkü hep unutmaya çalıştığım ama bir şekilde sürekli beynimde yerini koruyan; zamanın su gibi akıp giderken, ne çok şeyi de götürdüğü gerçeğini hatırlattı bana…Keşke derim çoğunlukla keşke; Şu zamanı bir durdurabilsem, keşke saçlarımın beyazlaşmasını engelleyebilsem, keşke cildimin sarkmasını ve renk değiştirmesini engeleyebilsem ve o saf temiz çocuk cildimi ve ruhumu koruyabilsem…İşte bütün bunları söyletti yazın bana..Bilemiyorum teşekkür mü etsem sitem mi? ama ben gene de zamana sitem sana teşekkür etmeyi tercih ediyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir