
Mustafa’nın evine geleli üç saat kadar olmuştu. Tabii ki evin önüne değil birkaç blok öteye çekmiştik arabalarımızı. Amacımız evden dışarı çıkıp çıkmayacağını kontrol etmekti. Aytekin kendi arabasını park ettikten sonra benim arabama geldi. Böylelikle daha kolay bir bekleyiş olacaktı. Nihayet birinin beni dinlemesinin verdiği mutluluğun yanında benden hiç ayrılmayan “Şimdi ne olacak?” korkusu beni bitiriyordu.
Mustafa evinden çıkmayacaktı herhalde. Büyük bir ihtimalle bana sinirinden öyle demişti. Bu amaçsızlaşan bekleyiş Aytekin’in canınını sıkmaya başladı:
- Bak Metincim çıktı mı Mustafa?
- …
- Bazen sana şaşıyorum. Nereden çıkarıyorsun Mustafa’nın birini öldüreceğini.
- …
Bir süre daha sessiz bir şekilde bekledikten sonra: Yazının tamamını oku »

Cinayet, kapkaç, adam kaçırma haberleriyle doluydu yine gazete… Üstüne komedi ekini de vermemişlerdi bu sefer. Keyfimi yerine getirebilecek bir şey yoktu neredeyse. Boş boş geçirmeye çalışıyordum saatlerimi, Mustafa’dan iyi haberler bekleyerek.
Masamın çekmecelerini karıştırmaya başladım, vakit geçirecek bir şeyler bulma umuduyla. Albüm geldi elime. Yıllardır bakmamıştım. Aslında hatıralarımı depreştirdiği için bakmak da istemiyordum. Kendime inat ederek aldım albümü çekmeceden. Yatağıma uzandım. Kapağı çevirdim. İlk sayfada kendimi tanıttığım bir not duruyordu: Yazının tamamını oku »

- Çamlak çömlek patladı. Çamlak çömlek patladı…
- Yaa, bananeee…
- Sobeee, sobeeeee…
- Hep böyle yapıyosunuz.
- Naniiiik…
- Gıcııııık…
Bu masum görünen, ama uzadı mı acayip derecede can sıkan çocuk diyaloglarıyla geçirmeye başlamıştım günlerimi. Aslında çok çok üç gün olmuştu ki; telefon çaldı. Arayan ex-iş arkadaşımdı. Girişimimi bu arkadaşımla beraber yapmıştım. Yazının tamamını oku »

Çığlıklar, kahkahalar, korku… Kabus dolu bir gece daha geçmişti sonunda. Tahmin ettiğim gibi okuduğum kitap tesirini göstermiş ve rüyalarımı süslemişti(!). Gözlerimi ovuşturdum. Kol saatime baktım, 03.54’ü gösteriyordu. Yani gece yarısı durmuştu saat. Evde başka saat de yoktu. Sefilleri oynuyordum.
Kalktım. Tam banyoya elimi yüzümü yıkamaya gidecektim ki; suların kesik olduğunu hatırladım. Sonra mutfağa gittim, ıslak bir mendille elimi sildim ve kendime abur cubur bir şeyler (şu süt döküp yenilenlerden) hazırladım. Karnım kazınıyordu. Masaya oturmuştum ki, zil çaldı. Kimseyi beklemiyordum. Açıkçası kimseyi de çekemezdim bu moralle. Kaseden bir kaşık aldım. Evde yokmuş gibi davranmaya karar vermiştim. Ama kapıdaki her kimse zile defalarca basıyordu. Bir kaşık daha aldıktan sonra kalktım, kapıya gittim. Kapı deliğinden bakınca takım elbiseli birini gördüm. Çekiliş mi kazanmıştım, yoksa ayağıma kadar iş teklifine mi gelmişlerdi. Kapıyı açmadan sordum:
-Kim o?
-Ben Yazının tamamını oku »

Ilık bir şubat gecesi… Hava puslu, etraf sessiz… Bir evin ışığı yanıyordu. O da söndü. Şimdi sokak lambaları yanıyordu sadece. Artık yatmalıydım. Sabah okumaya başladığım korku romanını da bitirmiştim zaten. (Benimki de kötü alışkanlık. Her gördüğünden ve okuduğundan etkilenen bir yapım olmasına rağmen, korku romanlarından vazgeçemiyorum.) Okuduğum romanın final kısmı oturduğum yerde sıçramama sebep olmuştu:
“Dedektif Walt, katili ölü olarak ele geçirip morga yollattıktan sonra son bir kez cinayet mahalline geldi. Polisin çektiği sarı bantların altından geçerek eve girdi. Kan izleri hâlâ duruyordu. Her şey en son gördüğü gibiydi. Zaten en son kendisi çıkmıştı evden. Yazının tamamını oku »
24 Aralık 2007, Pazartesi //
victory

Önceki yazımızda, web sitesi yayıncıları ile okuyucular arasındaki ilişkiyi, ekonominin temel kurallarından arz-talep dengesiyle açıklamaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise, sitelerimizin “olmazsa olmazları” arama motoru ziyaretçilerinden bahsedeceğiz.
İçerik üretiyoruz. Siteniz hangi alana yönelmiş olursa olsun, okuyucuya neler vermeyi amaçlıyor olursanız olun; yaptığımız iş, içerik üretmek. Başka bir şey değil. Bu sebeple hiç bir zaman kendi sitenizi, meşhur bir markanın, yahut önemli bir kişinin web sitesi ile karıştırmamalısınız. Yazının tamamını oku »
Yazarlarımızdan, unutamadıkları bayram hikayelerini almaya devam ediyoruz. Söz Hijacker‘da:
Hiç unutmam diye başlayıp, büyüklerin anlattığı bayram hikayeleri vardır. Geçmişin gizemi, cazibesi ya da nostalji deyin, hiç bir şeyi bunların yerine koyamazsınız.
Hatırlasın hatırlamasın herkesin böyle hikayeleri vardır ve buna benzer bir hikayem var benim de, geçmiş bir Kurban Bayramına ait.
Zaman, bayramın bayram tadında olduğu zamanlar: Çocukluk günleri. Hatırlarken gülümsenen anların yaşandığı yaşlar. İşte o yaşlardayım ben de. Malum çocukların gönlü alınır sevindirilir. Yazının tamamını oku »
Bu bayram, yazarlarımızın “çocukluklarına inecek”, unutamadıkları bayram hikayelerini alacağız. İlk hatıramızı almak için Flightnumber_118‘e bağlanıyoruz:
Yine arefe gününden sabahını iple çektiğimiz bayramlardan biriydi. Hani kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız bayramlardan biri.
Her bayram olduğu gibi, aynı gün içinde en az üç defa giyerek heyecanımızı yatıştırmaya çalıştığımız bayramlıklarımızı, gece yatmadan önce başucumuza koymuş, yarının gelmesini bekliyorduk. Yazının tamamını oku »