
On senelik tecrübemin tadı dilimin ucunda hâlâ!
Evlerimize bilgisayarlar almış, gazeteye internet üzerinden bağlanmaya başlamıştık. Yazımızı göndermek için gece-gündüz, geç-erken kavramı kalkmıştı bizim için. Bu sırada tanımadığımız insanlarla da irtibat kurmaya başlamıştık.
***
Gurbetçi bir taksi şoförüyle tanışmıştık… İlk satırları titrer gibiydi; kıyamadım, cevapladım. Hem şaşırmış hem de çok sevinmişti. Hemen cevap verdi. Onun bu birkaç satırını okuyunca; çekingenliğini aşsın diye, hoş bir giriş yaparak sıcacık bir mektup yazdım. Sonraki gece posta kutumda mektubu vardı, ama gene bir iki satır. Yazının tamamını oku »

Bir kere daha akşam oldu gurbet ellerde.
Altın rengi güneş, turuncuya döndü önce. Sonra ufku bir kızıllıktır kapladı.
Koşuşturmaktan terli çocuklar, şen şakrak bağırışmalarla önümden geçip evlerine dağıldılar.
Başları önünde bir çok orta yaş insanı, düşünceli düşünceli evlerine yollandılar. Yazının tamamını oku »

Bir zamanlar, Uzak Doğu’da büyük bir savaşçı yaşardı. Artık yaşlanan bu samuray, vaktini gençlere manevi dersler vererek geçiriyordu.
İlerlemiş yaşına rağmen, insanlar onu kimsenin mağlup edemediğine inanıyordu.
Bir gün, yaşlı samurayın kasabasına, vicdansızlığıyla tanınan bir savaşçı geldi. Yazının tamamını oku »
İki tarafı da, sanki biribirlerinin omuzuna dayanarak güç almaya çalışan ihtiyarlar gibi, kamburu çıkmış yarı kâgir, yarı ahşap binalardan oluşan, arnavut kaldırım bir sokak hayal edin…
Evlerin bazıları, birbirlerine “bir kol mesafesi” boşluk vermiş ralardaralarda, arsız otların fışkırdığı, kırık tahta çitlerin üzerinden kaldırıma sarkan incir ağaçlarının yetiştiği, hemen yanıbaşlarında da, salkım salkım hanımeli çiçeklerinin, dayanılmaz rayihalarını gökyüzüne savurduğu küçücük bahçeler…
Hayal edin, o iki katlı kambur evlerden bir tanesinin, cumbalı odasında, dışarıdaki sıcağa inat, huzur dolu bir serinliğin sizi sardığı, eski sedirin üzerindesiniz.
Kafanızın altındaki Yazının tamamını oku »

Hepimiz, her gün hayatın başka başka noktalarında, çeşitli sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Her defasında, önümüzde 2 seçenek oluyor: “Yükümüzü, başkalarının sırtına yüklemek” veya “kendi sıkıntımızı, kendimize saklamak”.
Herkes, karşısındakinden ikinci seçeneği uygulamasını beklese de, çoğunlukla birinciyi, yani yükümüzü başkalarının sırtına yüklemeyi tercih ettiğimiz aşikar.
Bu başkaları da, ne yazık ki çoğunlukla sevdiklerimiz, yakınlarımız oluyor.
Çünkü, yükümüzü sırtlanmayı ancak onlar kabullenebiliyor.
İyisi mi, bir dahaki sefere şu hikayeyi hatırlayalım ve Yazının tamamını oku »

Hayır, “just another” nostalji yazısı değil. Twitter ve Facebook‘tan da bahsediyor hem.
Eskiden, çok eskiden, hani bilgisayarlara “kompüter” dediğimiz zamanlarda, kullanıcıların bu aletlerden beklentileri bugünkünden oldukça farklıydı.
Kimse bu aletlerle 3D animasyonlar hazırlayıp render alabilmeyi beklemiyor, devasa odalarda yapılan montajların, basit bilgisayar programlarıyla yapılabileceğine ihtimal vermiyordu.
Ama, evet, bir beklenti, o zaman da vardı: Eğlence.
Yani oyun. Bilgisayar oyunları.
Bilenler bilir, o zamanlar disketler, klavyeye takılıyordu. Yazının tamamını oku »
Ne zaman tıp ahlakı üzerine bir tartışma açılsa, “hekimlerin Hipokrat Yemini ettikleri” dillendirilir. Medyanın bu yönde propagandası o kadar etkili olmuştur ki, günlük hayatta da; arkadaş çevresinde şakayla karışık, hastalarla ilişkilerde ise ciddi ciddi “Hipokrat Yemini etmiyor musunuz?” sorusuyla karşılaşırız.
Ben de her seferinde kıs kıs gülerek şu cevabı veririm:
“Hayır, etmiyoruz.”
Neden mi? Anlatayım.
Hipokrat Yemini diye bilinen metnin, 2500 yıl kadar önce yazıldığı tahmin ediliyor. Orijinal metin Yunanca, ancak kim tarafından kaleme alındığı bilinmiyor.
İnceleme fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama, Yazının tamamını oku »

“Her veda, elveda değildir.”
…
12:29…
Saate bakarsanız, dakikaların geçmesi saatler sürer derler. Bir saatin gelmesini bekliyorsan, saate bakmayacaksın. Yoksa bir hapishane köşesinde, kalan günlerini pürüzlü duvarlara attığı çentiklerle sayan mahkumlar gibi, her gün yüz günlük yaşadığını ama duvara sadece bir çentik atabildiğini fark edersin acıyla.
Başka bir şeyler düşünecek, yanlızca beklediğini, beklemekten başka işin olmadığını unutacaksın.
12:30… Nihayet!
Yerinden kalktı. Çoktan üzerine giymiş olduğu yaşına uygun kahverengi montunu düzeltti ve odasından dışarı çıktı. Sert mizaçlı hemşireyi, odaları gezip öğle arasının geldiğini hatırlatacak yerde, servisin orta yerindeki masasında bulunan bilgisayarda kart oyunu oynarken gördü.
Muhtemelen Yazının tamamını oku »