FPS (First Person Shooter)

Misafir yazar quantum‘dan oyunlarla uğraşanlara gerekli bir bilgi. Eee ne oynadığını bileceksin di mi?

Bilgisayarla ve oyun piyasasıyla uzaktan yakından alakanız olduğu sürece bu terimi sık sık görmeniz olası. Özellikle son yıllarda yaygınlaştığını da göz önüne alırsak bu sık sıklığı daima olarak değiştirebiliriz.

Peki, nedir bu FPS? Ne işe yarar,işlevleri nelerdir? FPS (First Person Shooter) yani Birincil Kişi Görüşü dediğimiz,söz konusu kahramanın yalnızca ellerinin, kollarının ve silahının gözüktüğü oyunların,kategorize ettiğimiz zaman, girdiği gruba verilen isimdir. Bundan tam olarak 14 yıl önce FPS’nin atasıyla tanışmıştık. Doom…

Tabiki o zamanlar bilgisayarla yapılan herşey bize olağanüstü geliyordu. Düşünün; Doom’un grafiklerinin harikulâde olduğunu iddia eden insanlar vardı. Yinede bu oyunu zevkle oynayıp bitirmiştik. Sonuçta ilk kez böyle bir tür oyun yapılmıştı ve birincil kişi görüşünden adam (yaratık) öldürmenin zevkine varıyorduk (normalde sadist değilimdir). 2.oyunuyla bomba gibi gelen Doom bizi FPS’ye artık tamamen bağımlı hâle getirmişti. “Ya abi Doom’da bi yere geldim anahtarı bulamıyorum. İki buçuk saattir uğraşıyorum yaaa!” gibi çılgın ifadeler olabiliyordu haliyle.

Bunun peşi sıra Duke Nukem ve Quake ilk FPS oyunlarını piyasaya sürdüler ve elbetteki aynı rağbet bunlarda da görüldü. Quake’e eklenen multiplayer (çoklu oyuncu) özelliği ise FPS severleri çılgına çevirmişti. Arkadaş olanlar birbirleriyle hüner yarışına giriştiler. Bu böyle devam etti ve ileriki yıllarda FPS’nin gurur kaynağı, gözünün nuru, çıktığı yılın klasiği olmuş bir oyunla karşılaştık. Evet, HALF-LIFE… Konu, grafikler, oynanış, aksiyon, macera ve bizi bir oyuna bağlayan tüm unsurları içinde barındıran dev bir yapım olarak geldi. Oyunun ayrıca multiplayer desteği ve modifiye edilebilir yapısıylada karşılaşan FPS severler, artık “severlikten” çıkmış tam anlamıyla birer “manyak” olmuşlardı. Öyle ki kimi evlerde o zamana kadar pek yaygın olmayan “oyun başında sabahlama” olayı baş göstermişti. “Olum dün 6’ya kadar Half-Life (kimileri bunu Haylayf diye tercüme etmekte iddialıydı) oynadım var yaaa bitti bitecek. Annem de sabah kalktı hala yatmadın mı diye. Yoksa oynardım daha…” Artık iş çığırından çıkmıştı. İsyan eden aileler bu dehşet verici kavramdan kurtulmanın yollarını aramaktalardı. Buldular da… Bir akıllı çıkıp “Mouse saklama kampanyası” adı altında bir hinlik başlattı. FPScilerin vazgeçilmezi olan mouselar artık her evde teker teker saklanıyordu. Bazıları her ne kadar Insert, Delete, Home, End, Page Up, Page Down ve yön tuşlarıyla oynanabildiğini söylese de FPS manyakları bu durumdan pek tatmin olmamışlardı. Ama FPS aşkıyla yanıp tutuşan bu gözü dönmüş insanların da bir çözüm yolu vardı. Okul harçlıklarına kıyıp yedek mouse almaya başladılar. Ne yazık ki yedek mouselar da okula gidilince toplandı…

Half-Life’ın üstüne modifiye olarak gelen CS,Counter-Strike (CS,Half-Life’ın sayısız modlarından sadece bir tanesi. Multiplayer için olduğu kadar Single Player içinde modları var.) yalnızca multiplayer için tasarlanmıştı. Bir zaman sonra artık CS’nin yalnızca bir modifiye olduğu unutulmuş, başlı başına olan bir oyun kadar ilgi görmüştü. Arkadaş ilişkilerininde iyice geliştiği o dönemlerde CS artık arkadaş seçmede bir kriter olmuştu. Arkadaşlarını önüne katanlar hemen en yakındaki internet cafeleri dolduruyorlardı. Buda yine okul harçlıklarının suyunu çekmesine sebep oldu. Bundan habersiz aileler ise doktorlara çocuklarının çok yemelerine rağmen hala kilo alamadıklarından yakınıyorlardı.

2004 Ağustos’unda FPS’nin atasıyla yeniden buluştuk. Ama bu sefer tamamıyla değişmiş olarak… Doom 3, yeni grafik motoruyla Doom serisinden yine söz ettirmeye başladı. İçine uygun miktarda şırınga edilmiş korku unsuru ve gerçekçi grafikleriyle bir çok mouse, klavye ve hatta monitörlerin zarar görmesine sebep oldu. Bununla birlikte 2004 Kasım’ında yine bir bomba gibi patlayan,dünyanın dört bir yanında aşırı derecedeki heyecanla beklenen olay gerçekleşti. HALF-LIFE 2, devasa boyuttaki posterlerinin eşlik ettiği bilgisayar dükkanlarının vitrinlerinde “almayanı dövüyolar” dermişcesine dizilip, raflardaki yerini aldı. Bundan 1 yıl sonra Valve yeni oyunun üstüne The Lost Coast isimli bir eklenti paketi çıkarttı. Ama bu eklenti paketi yalnızca bir bölümlük bir teknoloji demosu olarak tasarlandı. Yapım amacı Half-Life 2’nin grafik motorunun ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamaktı. Ayrıca Half-Life’ın modifiye edilebilir yapısı değişmediğinden Half-Life 2’nin de üzerine eklentiler yapıldı. Bunların en ünlüsü Half-Life 2 – Black Mesa oldu. İki yıl üst üste “yılın en iyi modu” ödülünü alan Black Mesa ekibi şu günlerde hala modu geliştirmekle meşgul.

Eklentilerin yanı sıra Half Life 2 2006 Mart’ında karşımıza birde episodelara bölünerek çıktı. Kimileri bunun Half-Life 3 diye isimlendirilebileceğini söylesede yapımcılar oyunu Half-Life 2 : Episode One olarak piyasaya sürmeyi tercih etti ve bunun Half-Life 3 olmadığını açıkladı. Serinin Half-Life 3 olduğu yalanı hızla yayıldığından, yetkililer oyunun sitesinde resmi bir açıklamayla bunun tersini ispatladı. Şu an yapımları devam eden Episode Two ve Episode Three‘nin ne zaman çıkacağı belli değil.

Bunun dışında 2005 yılının Ekim’inde, Blood ve No One Lives Forever gibi serilerin yapımcısı Monolith Products’ın çıkarttığı paranormal olayları konu alan oyunu F.E.A.R, kendisinden bir hayli söz ettirdi. Gerek grafikleri gerekse bir FPS için ilk sayılabilecek zamanı yavaşlatabilme özelliği ile oyuncuların kalbinde taht kurmayı başardı. F.E.A.R’ın yapımcılarıda boş durmadı.2006’nın Mart ayında F.E.A.R Combat isimli standalone (tek başına çalışabilen) multiplayer oyunu çıkardı. En büyük avantajı bedava olması ve yerel sunucularda rahat bir şekilde oynanabilmesiydi. F.E.A.R‘ında multiplayer desteği vardı aslında ancak oynamak için orjinal CD-Key gerekliydi. F.E.A.R Combat ise bunu bedavaya dağıtıyordu. Kısıtlı olmadığından bireyler arasında “birbirinin üzerine atlayıp kapmaya çalışma” gibi olaylar görülmedi. Ayrıca zaten oyun internetten indirilebiliyordu. Aynı yılın Ekim’inde, F.E.A.R‘ın çıkışından tam 1 sene sonra, F.E.A.R Extraction Point adında bir eklenti paketi piyasaya çıktı. Paket pek tutulmadı ama yine de isminden dolayı çok sattı.

Yine Monolith’in yaptığı Condemned – Criminal Origins, F.E.A.R’ın ağızdan salyalar akıtan grafik motoruyla yeniden karşımıza çıktı. F.E.A.R’dan payını almış kişiler Monolith Products’ın ismini duyar duymaz bilgisayar dükkanlarına saldırdı. Kalmadığını duyan bazı “manyaklar”, dükkan parçalama suçundan ıslah evlerine gönderildi. Oynayabilenler ise oynayamayanları ziyarete gidip “Üzülme abi, çıkınca sende oynarsın.” diye teselli etmeye çalışsa da, oyun başında geçecek zamanın ıslah evinde geçtiği ve içerdekiler bu zamanın telafi edilemeyeceğini bildikleri için, cevap “Haarkkk..Puuuu!!” oldu.

2006 Mart ayında Bethesda Softworks, şu an benimde oynadığım, efsanevi The Elder Scrolls serisinin son oyunu olan The Elder Scrolls IV – Oblivion’ı çıkardı. Elder Scrolls FPS ortamında zaten yükseklerde tutulduğu için oyun çıktığı yıl yok sattı. Oyun aslında RPG(Role Playing Game) tabanlıydı ancak Bethesda Softworks, serinin diğer oyunları gibi bunuda FPS olarak çıkardı. Son yıllarda çıkan her oyunda olduğu gibi Oblivionda grafiklerinin ardından epey konuşturdu. En yüksek ayarlarda gerçekliği neredeyse tamamiyle yakalayan oyun insanların artık sokaklarda çenelerini tutarak yürümelerine sebep oldu. Bilgisayarın özellikleri düşük olanlarla yüksek olanlar arasındaki kavga ise hala sürmekte…

1 ay sonra Bethesda Softworks’un yayıncılığını yaptığı, konusunu ve ismini H.P Lovecraft‘ın korku romanı Call of Cthulhu‘dan alan Call of Cthulhu : Dark Corners of The Earth, özellikle konusundan dolayı oyuncuların gözüne girdi ve hemen hemen her FPS gibi adından çokça söz ettirdi.

FPS yalnızca oyun olmakla kalmadı. 2005 yılında FPS’nin atası Doom, film alanında türünün ilk örneği olarak bizlere bir kere daha merhaba dedi. Her ne kadar film pek beğenilmesede FPS severler için filmin ismi yetti.

FPS 14 yıl önce doğdu, büyüdü, büyüdü ve teknolojinin sınırlarının olmadığı şu zamanlarda hala büyümeye devam ediyor. Sayılabilecek ve aklıma gelmeyen daha bir sürü oyunuyla FPS hepimizi kendine bağladı (kendimide bir manyak olarak sayabilirim, özellikle Oblivion manyağı). FPS’nin hiç ölmemesi ümidiyle FPS’siz kalmayın ama manyağı da olmayın diyorum. Bir dahaki yazıda görüşmek üzere… Hoşçakalın!

(Not : FPS’nin 2. bir açılımı olan Frames Per Second, saniye başına görüntü, bir resimleme cihazının ardarda gelen farklı görüntüleri ne kadar çabuklukla gösterdiğini ifade ediyor.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir