Savaş veya kaç!

Savaş veya kaç!

Gecenin bir saatinde, pek de tekin olmayan bir yolda bir başınıza yürüdüğünüzü farzedelim. Sokak lambalarının bazıları kırılmış, bazıları ise ancak kendilerini aydınlatabilecek kadar cılız bir ışık yayıyor olsun. O sokak üzerinde daha önce paraları alınıp bıçaklananlar olduğunu da duymuşsunuz.

Ama gelin görün ki, evinize ulaşmanın en kısa yolu, bu sokaktan geçiyor. Hele dizinizdeki o can sıkıcı ağrının yürüyüşünüzü çok zorlaştırdığını düşündüğünüzde, bu yolu seçmeniz gayet akla yatkın geliyor.

Korkmuyorsunuz, ama biraz gergin olduğunuzu söylemek de yanlış olmaz. İçinizden bir şeyler mırıldanıyor, gerginliğinizi bir nebze de olsa azaltmaya çalışıyorsunuz. O sokakta bıçaklananların, bilinç altınızdan düşüncenize sıçrayamaması için beyniniz var gücüyle çalışıyor.

Bir an önce eve varabilmek için adımlarınızı sıklaştırıyorsunuz.

Aniden, köşedeki çöp kovasının yanında bir adam beliriyor. Üzerinde kapşonlu bir kıyafet, altında yırtık bir pantolon var. Kapşonu yüzünün bir kısmını örtüyor. Sokak zaten karanlık. Kapşonun gölgesi, adamın yüzündeki çizgilere karışıyor.

Kaç yaşında? Yüzünü göremediğiniz için seçilemiyor.

Sinirli mi? Ne yazık ki bu mesafeden anlaşılamıyor.

Elinde silaha benzer bir şey var mı? Ellerini cebine sokmuş. Cüzdanını içten bir sevgiyle tutmuş da olabilir, orta büyüklükte bir bıçağı sıkı sıkıya kavramış da. Hatta belki de daha kötüsü, minik bir tabanca tutuyor.

Nereye bakıyor? Galiba size. Çünkü direkt size doğru geliyor.

Yaklaşıyor, yaklaşıyor.

Siz ise bunları düşünürken gayrı ihtiyari duraksamışsınız. Artık bir şeyler mırıldanmıyorsunuz. Beyniniz ise, o ana kadar öğrendiğiniz her şeyi, özellikle de o sokakta daha önce bıçaklananları hesaba katarak bir risk analizi yapıyor.

Evet, artık korkuyorsunuz. Beyniniz, risk analizini tamamlayıp durumun ciddi olduğunu kavradığı anda, sizin harekete geçmeniz için gereken hazırlıkları yapıyor.

Böbrek üstü bezleriniz, kanınıza yüksek miktarda Adrenalin salgılıyor. Doping almış gibi oluyorsunuz.

Kalp damarlarınız genişliyor. Kalbinize her zamankinden daha çok kan gelmeye başlıyor. Kalbiniz, sanki yuvasından çıkacakmış gibi hızla çarpıyor.

Beyninize şimdi daha fazla kan ulaşıyor. Başınızın zonkladığını hissediyorsunuz.

Kaslarınızda depolanmış enerji kaynaklarınız, kullanıma hazır hale getiriliyor. Kan şekeriniz yükseliyor. Güçleniyorsunuz.

Gözleriniz keskinleşiyor, detaylar belirginleşiyor. Artık gittikçe yaklaşan adamın 30lu yaşlarda olduğunu fark edebiliyorsunuz. Sol cebi, sağ cebine göre biraz daha şişkin gibi. Sanki o cebinde bir şey taşıyor.

Dizinizse, artık ağrımıyor.

Tam o esnada adam kaba bir sesle size sesleniyor:

“Sökül bakalım paralarını!”

Ellerini cebinden çıkarıyor. Sol elinde, tahmin ettiğiniz gibi, büyükçe bir bıçak var.

Şimdi ne yapacaksınız? Vücudunuz kararınızı bekliyor.

Elinizi cebinize atıp bütün paranızı verecek misiniz?

Ya, parası alınıp bıçaklananlar? Polis, kimin yaptığını bulamamıştı hani… Ya size de öyle olursa?

Tamam. Para vermeyeceksiniz. Peki adamla mücadele edecek misiniz, yoksa arkanızı dönüp kaçacak mısınız?

İçinde bulunduğunuz hale, tıpta “Savaş veya Kaç” ya da İngilizce söylenişiyle “Fight or Flight” deniyor. Adını bilmesek de hepimiz zaman zaman bu biyolojik durumu yaşıyoruz.

Vücudumuz, gerekli pozisyonu alıyor ve seçim yapmamız gerekiyor.

Savaş veya kaç durumu, oldukça dramatik bir durum. Vereceğiniz kararın sonuçlarını düşünebilecek çok vaktiniz olmuyor ve açıkcası neyi seçmeniz gerektiği çok da kesin değil.

Ancak, kesin olan bir şey var: Kararınızın sonuçlarına katlanacaksınız.

Dövüşebilir, kaçabilir, parayı verebilirsiniz.

Dövebilir, kaçıp kurtulabilir veya sadece para kaybederek kurtulabilirsiniz.

Yahut dövüldükten, yakalandıktan veya paranız alındıktan sonra bıçaklanabilirsiniz.

Kararı siz vereceksiniz…

Her gün yüzlerce defa, ne yazık ki çoğunda da bilinçsizce verdiğiniz gibi.

Yapacak mısınız, yapmayacak mısınız?

Sağa mı gideceksiniz, sola mı gideceksiniz?

Arabayla mı gideceksiniz, metrobüse mi bineceksiniz?

Karşınızdakileri güldürecek misiniz, yoksa ağlatacak mısınız?

Kendinizi sevdirecek misiniz, yoksa nefret mi ettireceksiniz?

Düşüncesizce mi yaşayacaksınız, her adımınızı düşünerek mi atacaksınız?

Karar sizin.

Sınırlı bilgilerinizle, bir karar vermek durumundasınız.

Çünkü, sonunda kararlarınızın cezasını da siz çekeceksiniz, sefasını da siz süreceksiniz.

Her şey sona erdiğinde, sizin yerinize ağlayacak birileri de, sizin yerinize gülecek birileri de olmayacak.

Bir başınıza kalacaksınız.

Çünkü savaşma veya kaçma kararını, bizzat siz verdiniz.

Sorumluluğunuzu kabullenmeye hazır mısınız?

Sevebilirsin...

1 Yanıt

  1. ORHAN AFACAN dedi ki:

    güzel bir yazı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir