Bloglar, Yeniden…

Ünlü Dijital Minimalizm kitabının yazarı Cal Newport, bugünkü yazısında; COVID-19 ve buna paralel son gelişmelerin, bloglara yeniden ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini savunuyor. 2005’te (Evet, Twitter bile kurulmadan önce) Opereyşın’la blog yazmaya başlayan biri olarak bu konuda taraflı düşünüyor olabilirim. Ancak üzerinde biraz düşünüldüğünde, haklı olduğunu herkesin kabul edebileceğini düşünüyorum.

Bir çoğumuzun hatırlayabileceği gibi, web 2.0 ile birlikte, internet yüz binlerce blog ile dolmuştu. Mikroblogculuk ve sosyal medyanın gelişmesi ile birlikte; sunucu masrafı, bakım, yönetim ve bol ve kapsamlı içerik gibi bir çok külfet gerektiren blogların yerini bunların hiç biri gerekmeyen sosyal medya hesapları aldı. Bilim dahil, aklınıza gelebilecek her içerik, sosyal medya üzerinden dağıtılmaya başlandı. Cal Newport bu noktada virolog Trevor Bedford‘un Twitter hesabının Şubat ayından beri 10.000 takipçiden 200.000 takipçiye “uçmasını” örnek göstererek, bu tarz bir büyümenin ancak sosyal medya ile olabileceğini ve Twitter algoritmasının buna izin vermesiyle ayrıca avantajlı olduğunu vurguluyor. Gerçekten de doğru kitlenizi yakaladığınızda, (şu an için) etki gücü sosyal medya kadar yüksek bir mecra yok.

Ancak sosyal medya bilginin hızla yayılması açısından güzel bir katalizör görevi görse de, (özellikle) bilimsel görüş ve içerikleri paylaşmak için yeterli değil. Problem sadece karakter sınırı da değil. Bilimin çeşitli kuralları, metodolojisi var. Çoğunlukla dergilerin istediği karakter sınırına küçültülebilmesi için bile günler harcanan, buna rağmen “sayfalar tutan” bilimsel yayınların bu büyüklükte olmalarının nedeni, okuyucuların “kafasını karıştırmak “değil elbette. En basit bir makaleyi bile 140 karakterle özetlemek çok da mümkün değil. Ya da şöyle söyleyeyim: Bir dünya klasiğinin çocuklar için “sadeleştirilmiş” hali, o dünya klasiğine ne kadar benziyorsa, bir Tweet de bilimsel bir çalışmayı ancak o kadar özetleyebiliyor.

Mesele sadece karakter sınırlaması da değil. Arşiv problemi de önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor: En son ne zaman Twitter arşivinizde geriye doğru gitmeye çalıştınız? COVID-19 salgınının ilk günlerinde, Twitter hesabım üzerinden WHO verilerine dayanan grafikler yayınlamaya başlamıştım. Hatta hastalığın bu kadar yayılacağını düşünmeyen arkadaşlar, “Salgın varmış, senden takip ediyoruz” diyerek gülüyorlardı. 2 ay sonra, geriye dönüp bu tweetleri bulmaya çalıştığımda, bazılarına artık ulaşamadığımı fark ettim. Peki ya daha eski tweetler? Twitter algoritması, kendi paylaşım geçmişinizde bile istediğiniz kadar geriye gidememenize sebep oluyor. Bir anlamda, paylaştığınız her şey, siz farkında olmadan Twitter’ın tozlu arşivlerinde kaybolup gidiyor. Twitter’ı okuduklarınızı, öğrendiklerinizi paylaşmak için kullananlardansanız; paylaştıklarınızı geriye dönüp bulmanız, paylaşımlarınız içinde arama yapabilmeniz, paylaşımlarınızı etiketleyebilmeniz gibi bir çok temel özellikten mahrum olduğunuzu bilmeniz gerekiyor.

Yani sesinizin yankı vadisinde yitip gitmesini istemiyorsanız, 2020 yılında çare hala bloglar.

Uzun lafın kısası, bir çoğu geçtiğimiz yıllar içinde kapanıp giden, paylaşımların yayın öncesi titizce değerlendirildiği kurumsal blogların yeniden açılmasının yanı sıra, kişisel bloglara da yeniden yer açmalı ve şans vermeliyiz.

Amacımız daha çok kişiye ulaşmaksa, sosyal medya hala tek seçenek ama kendi geçmişimizi kaybetmemek için sosyal medyadan daha fazlasına ihtiyacımız var.

Sevebilirsin...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir