İstanbul’a Ağıt

Jeffrey Zeldman, 21 Kasım 2003 *

1998’de, o zamanlar henüz kız arkadaşım olan eşimle, İstanbul’daki en büyük gazetelerden birinin misafiri olarak iki hafta geçirmiştik. New York’a geri döndüğümde, orada geçirdiğimiz zamanla ilgili hatıralarımı yazmaya başladım. Ama asla bitiremedim.

Bu, hep anlatmak istediğim hikayelerimden biri…

Bir sabahımızı Kapalıçarşı’da geçirdikten sonra; sokak satıcılarının baharat, mücevher, kumaş ve canlı hayvanlar sattıkları bir avluya çıktık. Avlu, alıcı ve satıcılarla dolu dar bir sokağa çıkıyordu. Bu sokak ise, çok daha kalabalık olan bir başkasına açılıyordu.

Birden polis geldi ve izinsiz satış yapan sokak satıcılarına müdahale etti. Kalabalık sokak aralarına doğru kaçıştı. İzdihamdan yeni kurtulmuştuk ki, kendimizi bir çıkmaz sokağın orta yerinde bulduk. Polis geldiğimiz yönü kapatmıştı. Çıkış yolu bulmamız gerekiyordu.

Bulunduğumuz sokakta, sırtında Türk işi ağır halılar olan yerel kıyafetleri içinde insanlar vardı. Şehrin ana caddelerinde, karşımıza çıkan neredeyse herkes İngilizce konuşuyordu. Ama sokak labirentlerinin kalbinde karşımıza çıkan halı taşıyan bu işçiler, sadece Türkçe biliyorlardı ve biz ise bir kelime bile Türkçe bilmiyorduk.

70li yaşlarda iyi kalpli bir adam, düştüğümüz durumu fark ederek yanımıza geldi.

“Sultanahmet” dedim. Burası şehrin bize tanıdık gelebilecek bölgesinin adıydı.

“Beni takip edin” der gibi bir işaret yapan adam, topuklarının üzerinde döndü ve canlı bir şekilde yürümeye başladı. Peşisıra gittik. Neredeyse iki katımız yaşında olmasına rağmen, köşeleri dönerken, yokuşları çıkıp caddeleri geçerken, adımlarına yetişmekte zorlandık.

Yolculuk yaklaşık 20 dakika civarında sürdü ve ilk olarak Romalılar tarafından yapılmış taş yollardan da geçti. Rehberimiz hiç konuşmadı, sadece yol gösterdi.

Birden, bir yokuşun zirvesinde, dünyaca ünlü Sultanahmet Camisi’ni gördük.

Yaşlı adam dönerek bize baktı, güldü, başını salladı ve biz daha teşekkür etmeye vakit bulamadan uzaklaştı.

İki Amerikalı yabancıya yardımcı olmak için bir kaç kilometre yürümesinin tek sebebi, kaybolduğumuzu görmüş olmasıydı.

Bu, İstanbul’un benim için ifade ettiği anlamın ta kendisidir. Hiç bir yerde daha kibar ve daha zarif insanlara rastlamadım.

Şehirde geçirdiğim iki haftada, Amerikalılar veya diğer ülkelerin insanlarıyla ilgili hiç bir kötü söze denk gelmedim. Hiç bir etnik veya dini hakarete maruz kalmadım. Kendilerinden farklı onlar insanları oldukları gibi kabul ediyor, onlarla ilgili negatif kelimeler barındırmıyorlardı.

Pulp Fiction  İstanbul’da meşhur bir filmdi. İnsan bu filme Türkçe altyazı yazmayı nasıl başardıklarına şaşırıyor. Herhalde şöyle:

If the gentleman shows up in Indochina, I want a fellow to spring out of a bowl of rice and teach him some manners. (Eğer bu beyefendi Çinhindi’nde ortaya çıkarsa, bir dostumuzun bir kase prinçten çıkmasını ve ona biraz edep öğretmesini istiyorum.)

Şimdi İstanbul’da insanlar hayatını kaybediyor ve Başkan Bush, Türkiye’nin teröre karşı savaşta bir “cephe” olduğunu söylüyor. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Sadece üzgünüm, bunu biliyorum.


Bu yazının orijinali 21 Kasım 2003‘te kaleme alınmıştır. Jeffrey Zeldman “Web Standartlarının Kralı” adıyla anılan web dünyasının önde gelen simalarından biridir. A List Apart isimli prestijli web dergisinin ve An Event Apart isimli etkinlik girişiminin kurucusu olan Zeldman, studio.zeldman‘da çalışmalarına devam etmektedir.

Dil Seçenekleri

Opereyşın, çok dilli bir içerik sitesidir. Bu yazıyı okuyabileceğiniz diğer dil(ler):

English: Tears for Istanbul

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir