17 Numaralı Koltuk

17 Numaralı Koltuk

Üniversite hayatımı, yaşadığım şehre komşu bir şehirde geçirdim. Ulaşım imkanlarının kolaylığı sebebiyle, hemen her Cuma akşamı eve döndüm ve her Pazartesi sabahı da üniversiteye doğru yola çıktım.

Müdavimi olduğum otobüs firmasının, pazartesi sabahları ilk otobüsü saat 06:30’daydı. Dersi kaçırmamak için ağzına kadar dolan o otobüsle gitmek durumundaydım. 06:30 otobüsü; disiplinli öğrenciler, memurlar, gece yarısı yolculuğu kafasına koymuş ama araç yokluğundan yola koyulamamış düşünceli insanlardan oluşuyordu. Dolayısıyla, son kategoriyi dışarıda tutarsanız, iş yeri servisi gibi bir şeydi: Bir süre sonra, yüzler tanıdık gelmeye başlıyordu.

Her sabah otobüsünün ortak talihi, yol muhabbetinin az olmasıdır. Uykudan uyanamamışlar ile ellerindeki notlara veya gazetelere göz gezdirerek yeni güne hazırlanmaya çalışanların tezatı, sonucunu nispeten sessiz bir yolculukla gösterir. Öteden beri yolculuk (asansör / taksi / otobüs fark etmez), kuaför koltuğu gibi ortamlarda çene çalmayı sevmediğim için, bu sessizlikten asla rahatsızlık duymadım.

Bu zoraki “Pazartesi arkadaşlarının” elit bir alt kümesi, her gün o yolcululuğu yapanlardı. Veya daha doğru bir deyişle, o yolculuğa katlanmak durumunda kalanlardı.

Bunlardan biri, orta yaşlarında, saçlarının beyazı siyahını çoktan mağlup etmiş bir beyefendiydi. Orta boylu, topluca, yuvarlak yüzlü, “memur giyimli” bu bey, her Pazartesi sabahı otobüsün kalkmasına on dakika kala seri adımlarla yazıhaneye girer; yüzünü çoktan ezberlemiş yazıhane çalışanlarından biletini alır ve otobüse giriş yapardı. Acemiler gibi koltuklar arasında slalom yapmaz, bir hamlede koltuğunu bulurdu. Eğer omuz komşusu oturmuşsa, kibarca “Geçebilir miyim?” diye sorar ve cam dibindeki locasına kurulurdu.

Bir kaç hafta aynı yolculuğu yapınca, sabit kalan şeyler dikkatinizi çekmeye başlıyordu. Güneşin doğuşu, hava durumu, şöförün araç kullanışı, muavinin bonkörlüğü, yolcuların oturdukları yerler hep değişiyordu. Ama bir şey sabitti: Bu adam. Yazıhaneye girişi, otobüse gelişi ve hatta oturduğu koltuk bile aynıydı.

Evet, hep aynı numaraya, 17 numaralı koltuğa oturuyordu. Cam kenarı ve nispeten iyi manzaralı oluşuyla, teker üstü olmayışıyla fena bir tercih sayılmazdı. Ama hep aynı koltuğa oturuyor olması, en azından, garipti.

O yarım metrekarelik alan, her gün en az üç saatini yolda geçiren bu adamcağızın kişisel alanıydı. Muavinler de onu tanır ve hiç olmazsa ufak bir selam vermeyi ihmal etmezdi.

Ne olduysa oldu. Bir gün, adeti olduğu gibi yazıhaneye giren ve otobüse gelen bu bey, koltuğunda birisinin oturduğunu gördü. Koridor kenarı bilet kesilen yolcuların bazı ufak oldubittilerle cam kenarına kurulmayı denemeleri nadirattan değildi. O da, bunun bir hata olduğuna inanarak, cam kenarındaki kişiyi uyardı: “Geçebilir miyim?”

Adam, “Cam kenarında ben oturuyorum.” dedi. O buna hiç ihtimal vermeyerek, “Bir yanlışlık vardır.” dedi. “Biletinizi kontrol edebilir misiniz lütfen? Ben oturuyorum 17 numarada.”

Adam biletini çıkardı ve gösterdi. Gerçekten de 17 numaralı koltuk ona kesilmişti. O, “Ama nasıl olur?” diye büyük bir panikle muavinin yanına koştu. Muavin işe yeni başlamıştı. “17 Numaradaki Bey”i tanımıyordu. Sabahın bir saatinde çalışmaya başlamıştı. Bugün aynı yolculuğu belki 10 kere yapacaktı. “Oturduğuna şükret amca” diyerek omuz silkti.

“17 Numaradaki Bey”, 15-20 dakika daha sağa sola koşturdu. Hatta bir ara yazıhane sorumlusunun otobüse kadar gelip adamdan ricacı olmasını sağlamayı bile başardı. Ama çabaları nafileydi. İş inada binmişti, adam o koltuktan kalkmak istemiyordu.

Neden sonra mecbur kaldı da, adamın yanına, 18 numaraya oturdu. Ama içten içe kendini yedi bitirdi.

Bir çok şeyi unuttum. Ama geçen yıllar içinde o sahneyi unutmadım. 17 numarayı bu kadar özel yapan şey neydi? Bu kadar önemsediği bir konuda bile sesini bir an bile yükseltmeden, hakkını aramaya aşina olmayan bir dille giriştiği çabasında motivasyonu neydi? 17’nin özel bir anlamı mı vardı? O yaşta bir yakınını mı kaybetmişti acaba? Görmeden ihtiyarladığı bir sılanın plaka numarası olabilir miydi onu o koltuğa bağlayan? Yoksa sıradan bir obsesyondan mı ibaretti her şey?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, herkesin tutunduğu son bir dal vardır hayatta. Her şey ters giderken bile yutkunmasını sağlayan bir nüve. Yılda 400 kere şehirler arası yolculuk yapmaya sabrettirecek bir kıvılcım.

Bazen büyük bir hareketle şekil haline gelir bu nüve, bazense yarım metrekarelik bir koltukla.

Ulvi veya sıradan, her ne ise; baktınız o nüveye dokunuyorsunuz, geri çekilin, ne olur çiğnemeyin.

Hayata tutunacak bir tek numarası kalmış birisini, siz de o numarasından etmeyin.

Yazı İmajı: GARY SABEN

Sevebilirsin...

2 Yanıt

  1. Mehmet Dikbayır dedi ki:

    Eline sağlık…

  2. Özge yildiz dedi ki:

    Beğendim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir