26 Mart 2008, Çarşamba //
fkilic
Birkaç hafta önce Eminönü’ne gittim. İstanbul’da oturanlar bilirler, hayvanların satıldığı bir pazar var, Yeni Cami’nin arkasında. Renk renk balıklar, çeşit çeşit kuşlar, tavuklar, civcivler, ördekler, palazlar, kediler… Bunlar ilk aklıma gelenler. Hatta bu defa tavus kuşu bile vardı.
Hayvan yemleri, bitki tohumları da satılıyor burada. Kedi-köpek uyku ve taşıma sepetleri, mama kapları, kuş kafesleri, akvaryumlar… Sizin anlayacağınız satılan hayvanlar için ne gerekiyorsa düşünülmüş.
Az daha doktor sülükleri unutuyordum. Yazının tamamını oku »

Şehir içinde trafiğe takılıp kalmak, herkes için olduğu gibi benim için de son derece moral bozucu bir durum. Hele ki bir yerlere yetişmem gerekiyorsa ve trafik sıkışıklığı planımı bozan bir gecikmeye sebep oluyorsa , iyice daralırım. En çok da neye bozulurum biliyor musunuz? Bulunduğum şeridin olduğu yere çakılıp, diğer şeritlerin vızır vızır akmasına. Geleceği iyi görememiş, vizyon yoksunu bir adam psikolojisine bürünürüm. Oynadığı at sonuncu olmuş bir ganyan bağımlısıyla aynı durumda olduğumu düşünürüm.
Halbuki bir kaç dakika sonra hangi şeridin daha çok ilerleyeceği ile ilgili isabetli tahminler yapmak için, yolun görebildiğim kadar ileri noktalarına bakarak mümkün olduğu kadar çok veri toplamışımdır. Yazının tamamını oku »

Çığlıklar, kahkahalar, korku… Kabus dolu bir gece daha geçmişti sonunda. Tahmin ettiğim gibi okuduğum kitap tesirini göstermiş ve rüyalarımı süslemişti(!). Gözlerimi ovuşturdum. Kol saatime baktım, 03.54’ü gösteriyordu. Yani gece yarısı durmuştu saat. Evde başka saat de yoktu. Sefilleri oynuyordum.
Kalktım. Tam banyoya elimi yüzümü yıkamaya gidecektim ki; suların kesik olduğunu hatırladım. Sonra mutfağa gittim, ıslak bir mendille elimi sildim ve kendime abur cubur bir şeyler (şu süt döküp yenilenlerden) hazırladım. Karnım kazınıyordu. Masaya oturmuştum ki, zil çaldı. Kimseyi beklemiyordum. Açıkçası kimseyi de çekemezdim bu moralle. Kaseden bir kaşık aldım. Evde yokmuş gibi davranmaya karar vermiştim. Ama kapıdaki her kimse zile defalarca basıyordu. Bir kaşık daha aldıktan sonra kalktım, kapıya gittim. Kapı deliğinden bakınca takım elbiseli birini gördüm. Çekiliş mi kazanmıştım, yoksa ayağıma kadar iş teklifine mi gelmişlerdi. Kapıyı açmadan sordum:
-Kim o?
-Ben Yazının tamamını oku »

Gün ışığından daha fazla yararlanmak için (DST) her yıl mart ayında saatleri bir saat ileri alıyor, sonra ekim ayında bir saat geriye çekiyoruz. Her yıl saatlerde ayarlama yapılacağı günlerin öncesinde, bu ayarlama ile bilmem kaç barajın ürettiği enerjiye denk düşecek kadar elektrik tasarrufu sağladığımız yazıyor.
Bu hesaplamalar muhtemelen ışıklandırma giderlerinin azalması gibi bazı pozitif etkiler göz önünde bulundurularak yapılıyor. Bu sebeple de saatleri geri alarak elde ettiğimiz kâr, pek çok tasarruftan daha yüksekmiş gibi görünüyor. Öyle ki, hani “Saatleri bir saat daha geriye çeksek, belki diğer problemler de biter!” diyesiniz geliyor.
Peki gerçekten saatleri geri alarak bu kadar enerji tasarrufu yapabiliyor muyuz? Kaliforniya Üniversitesi‘nin Indiana eyaletinde yaptığı bir araştırma, cevabın “Hayır” olduğunu söylüyor: Yazının tamamını oku »
Kitapevlerinin “Dünya Klasikleri” adıyla sunduğu kitap serilerini hatırlarsınız. Serilerde 15-20 farklı yazardan, toplam 30-35 kitap yer alır, koskoca romanlar 100-150 sayfaya sıkıştırılır. Tercümelerde dil o kadar sadeleştirilir ki, kitaplar “kuş”a döner, iki yazar arasındaki üslup farkı anlaşılmaz olur. Okullar bu serileri tavsiye eder, önlüklü minikler dünyanın en kaliteli yazarlarını okuduklarını sanırlar.
Kitapevinden kitapevine serilerdeki yazarlar değişse de, bir yazar hiç değişmez: Jules Verne. Her “Dünya Klasikleri” serisinde 3-4 kitabı yer alır. Hani “Denizler altında 20000 Fersah” ve “80 günde Devr-i alem” gibi bilim-kurgu kitaplarıyla o listede bulunmayı da fazlasıyla hak eder.
Peki kimdir bu Fransız?
Jules Gabriel Verne, 1828 kışının soğuk bir gününde Nantes‘da dünyaya geldiğinde, Yazının tamamını oku »
Ertesi gün bir imtihana gireceğiniz geceler, neyi çalışacağınızı bilemediğiniz veya “Şunu bir türlü ezberleyemiyorum!” dediğiniz oldu mu? Hemen her öğrenci, hayatında en az bir kaç kere böyle sıkıntılı bir gece geçirir. Fakat hemen söyleyelim: Bu şekilde imtihan öncesi son gecenizi heba etmeniz faydasızdır.
Peki öyleyse ne yapmalıyız? Yazının tamamını oku »
Evde yapılan yoğurt bir iki haftada ekşirken, marketten alınan yoğurt aylarca nasıl dayanır? Hazır alınmış meyveli bir tatlı, buram buram kokarken ve tam meyvenin renginde olurken, aynısını evde gerçek meyveyle yapınca aynı koku, aynı renk, aynı tat neden tutturulamaz? Tereyağlı diye satılan ürünlerden nasıl olur da tereyağının kendisinden daha güzel ve yoğun tereyağı kokusu gelir, hatta mahalleyi sarar?
Bu soruların cevabını tahmin etmek güç değil. Fakat duyu organlarımıza doğrudan hitap ettiği için çoğunlukla unutuyor veya ihmal ediyoruz.
Gerçek şu ki, yediğimiz içtiğimiz kullandığımız her türlü endüstriyel üründe, adını bilmediğimiz bir çok kimyasal madde bulunuyor. Yazının tamamını oku »
Eski günleri hatırlar mısınız? Modemin ahenkli sesini dinleyerek, yavaş internetin hazzına (!) vardığımız günlerde, Amerikan veletleri online oyunlarda kapışıyor, FPS’den falan bahsediyorlardı.
O zamanlar Japonlar’ın, Almanlar’ın internet hızlarından bahsedemeyecek kadar internetten uzaktık.
Belki de bu yüzden olacak, Amerikalılar’ın interneti hep doğru ve güvenli kullandıkları fikrine kapıldık. Çocukluğumuzda FBI’ın, CIA’in sitelerini “hack”lemenin hayallerini kurmamız bir tarafa, “Türk sitelerinde hata olur, ama Amerikan sitelerinde hata olmaz” diye düşündüğümüz zamanlar oldu.
İnternete Mahir’le açılan bir ülkenin evlatlarıydık ne de olsa…
Aşağıda anlatacağımız olayı okuduktan sonra, bu konudaki fikirlerinizi değiştirebilirsiniz. Yazının tamamını oku »