Kültürel Kaynaşmanın Gölgesinde Bölgesel Ayrışma

Kültürel Kaynaşmanın Gölgesinde Bölgesel Ayrışma

Öncedeki yazılarımda da ifade ettiğim bir olgu var: Tek ve global bir kültüre doğru gidiyoruz. Ve bu on yıllardır korkulduğu gibi silah zoruyla olmuyor. TV, sinema, internet ve biraz da insanoğlunun özenme içgüdüsü bunun için en elverişli ortamı sağlıyor. Bugün Amerika’daki bir “Kolej” öğrencisinin derdine ağlıyor, Avrupa’daki sığınmacı bir adamın hakkını savunmaya çalışıyoruz.

Bütün dünyada küresel kültürel ortaklaşma söz konusu. Buna karşı çıkanlar Arsenal tişörtüyle Britanya’yı kınayan genç seviyesinde kalıyor genelde. Sadece konuştuğumuz gündem değil hayat biçimlerimiz de gitgide aynılaşıyor çünkü.

Tam da bunlar olurken; Orta Doğu ve Asya’yı ve Afrika ülkelerini içine alan kitle bazında neredeyse bütün dünyayı oluşturan kısımda, kutuplaşma belki ilkel Mısır devrinde bile olmadığı kadar derinleşiyor. Her bir ülkenin en az bir “azılı” düşmanı olduğu bu kısımda sanıldığı gibi kültürler birbirlerinin düşmanı değil; daha da kötüsü, birbirlerinden haberleri yok.

Bugün orijinal diliyle Hint yapımı bir film izlerseniz duymanız muhtemel günlük kelimeler: Basit, sabun, hava… Batı için sınırlar sadece siyasilerin ekonomik bir kaygısı sayılırken, milenyumlardır sırtsırta yaşayan doğu toplumları birbirlerinden sadece cetvelle çizilmiş sınırlarla değil, görülmez kültürel jammerlarla ayrılmış adeta. Birinin kültürü diğerini korkutur olmuş. Hatta sadece ülkeler arası değil, aynı devlet içinde yaşayan farklı kültürler bile birbirlerinden kopmaya çalışıyor ve kopabileceğini sanıyor. Oysa aynı kültür nehrinden beslenen kültürlerin birbirinden ayrılabilmesi olanaksızdır.

Bu yapışık kültürleri birbirlerinden koparıp birbirine düşürmeye çalışanlar, bunu çok iyi bildikleri için toplumlardaki belli başlı farklıları sivrileştirip kimlikleştiriyor. O kadar ki, o toplumda yaşayanlar da birkaç nesil sonra kendilerini önce o özellikle tanımlıyor.

Neticede her kesim aynı kültür köküne sahip çıkmaya ve diğerlerini bu köke ihanet etmekle suçlamaya çalışıyor. Ama ne kadar teorem ve idea parçalanırsa parçalansın bu çabalar soyut kalıyor. Ve “çözüm (!)” ilkel bir yönteme kalıyor: Kan.

Amerika’da zenci ayrışmasını derinleştirmek isterken de, Orta Doğu’da ırk çatışmalarını körüklerken de en garantili yöntem olarak yüzyıllardır bu kullanılıyor. Bazıları ucuzladığını düşünse de, hala geçerliliği ve etkinliği yüksek bir metot. Ne zaman bir kaynaşma ümidi doğsa, ne zaman kültürler birbirlerinden haberdar olsa hemen bir kan dökülüyor.

İster etnik analitik kuramlarla, ister komplo teorileriyle yaklaşın bu konuya; küresel ortaklaşma çağında, toplum ve kültürler kendi istemedikleri halde veya en azından kendileri karar vermedikleri kadar derin bir şekilde ayrışma içinde. Üstelik buna sebep olanların kimliği sanıldığı kadar önemli değil; bu yöntemlerin kullanılabilirliğini önlemek için o sinsi, güçlü düşmanları aramak sadece vakit kaybı. Bu kültürlerde yaşayan her bir birey önce kendi kültürünü sonra da komşu kültürleri dosdoğru öğrenmeli.

Ama küresel çaptaki kültür emperyalizmini kırmaya çalışırken kendimizi “bize tanımlanan” kültür içinde bulmak, bilinçli olmaktan çok uzak.

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir