Sahte Kanın Tarihi

Sahte Kanın Tarihi
Bir film seyrediyorsunuz. Başrol oyuncusu elindeki kılıcı rakibine savuruyor. Rakibin kolu kesiliyor ve havaya kan saçılıyor. Tabi saçılan şeyin gerçekte kan olmadığını hepimiz biliyoruz. Yönetmenin “zevkine” göre değişen, ama illa ki kana benzeyen bir madde o. Tarihi, sinemanın tarihinden de eski. Peki eskiden “sahte kan” nasıl yapılıyordu? Sahte kanın da bir mazisi var mı?

Elbette var. Damarlarda dolaşan kan aynı kalsa da; sinemacıların poşetlerindeki “sahte kan”, yıllar içerisinde bir çok değişikliğe uğradı.

Film yapımcıları, kana tamamen müsade edildiği zamanlar (Hollywood’un Hays Code’unun sansür kuralları pek müsade etmiyordu) çok basit bir şey kullandılar: Çikolata şurubu.

Siyah-beyaz filmlerde kullaılan çikolata şurubu, kandan biraz daha açık kırmızı renkte görünüyordu, ama tabi seyircilerin kullanılan maddenin çikolata şurubu olduğunu anlamasına imkan yoktu.

Siyah-beyaz filmlerin teknik kısıtlılıkları, yeni “sahte kan” tariflerine ihtiyaç duyulmamasına yol açtı. Mesela Psycho (1960) filminin yapımcıları, çikolata şurubu yerine başka bir şey koymakla uğraşmamışlardı. Bunun yerine çikolata şurubunu basit bir plastik şişeye doldurmuşlardı. Aktörler ellerindeki plastik şişeleri sıktıklarında, kan fışkırıyor ve seyirciler dehşete kapılıyordu.

Renkli film teknolojisi, beraberinde yeni zorluklar doğurdu. Hays Code’dan bağımsız bir İngiliz şirketi olan Hammer Film Productions, ilk olarak Curse Of Frankenstein (1957) filminde beyaz perdeyi kelimenin tam manasıyla kana boyamıştı. Fakat korku filmi yapımcıları, renkli ekranlar için çalışmaya hala alışamamışlardı ve dolayısıyla kan olması gerektiği gibi gözükmedi: Hammer filmlerindeki kan, adeta çizgi film canlılığındaydı.

Açık kırmızı renkli kan kullanmak herkes için sıkıntı değildi.. Fransız – İsviçreli yönetmen Jean-Luc Godard, Pierrot Le Fou (1965) gibi filmlerinde kasten açık renkli, gerçekçi olmayan kırmızı kan kullandı. Bunun sebebi Godard’ın soyut ve kendine has bir sinema anlayışına sahip olmasıydı. Hatta Cahiers du cinéma (Sinema Defterleri) isimli Fransız sinema dergisinde “Pierrot’ta sağlam miktarda kan var” ifadesi yer aldığında, Godard tek bir cümleyle cevap vermişti: “Kan değil, kırmızı.”

Filmlerde kullanılan sahte kanda köklü değişikler yapan kişi Dick Smith‘di. Çığır açan ve bolca kan görülen The Godfather (1972), The Exorcist (1973) ve Taxi Driver (1976) gibi filmlerde kullanılan sahte kan, Smith’in hazırladığı yepyeni bir formülle üretilmişti:

  • 1 litre beyaz mısır şurubu
  • 1 çay kaşığı metil paraben
  • 2 ons Ehlers kırmızı gıda boyası
  • 5 çay kaşığı Ehlers sarı gıda boyası
  • 2 ons Kodak Photo-Flo (Zehirli)

Mısır şurubu ana maddeyi oluşturuyor, metil paraben ise uzun süren çekimlerde karışımın bozulmamasına yarıyordu. Yemek boyası rengi sağlıyor, Photo-Flo ise karışımın tıpkı kan gibi ciltten kaymasını ama kıyafetlerce emilmesini sağlıyordu.

Bu tarifin fazlasıyla gerçekçi olduğu kısa sürede anlaşıldı. Taxi Driver filmi MPAA tarafından X reytingiyle tehdit edilince, Martin Scorsese kanın rengini sepya tonlarına kadar bozmak zorunda kaldı. Bunun üzerine MPAA değerlendirmeyi R reytingine çekti. Daha sonraları Martin Scorsese, yaptığı değişikliğin, kanın daha da korkunç görünmesine yol açtığını itiraf edecekti.

Bugün, sahte kan için onlarca tarif var. Ancak bunların çoğu Dick Smith‘in formülünün basit varyasyonları. Oyuncuların sahte kanı ağızlarına almaları gereken sahnelerde, “Çikolata Kan” gibi benzerleri kullanılıyor.

Sahte kanı üretmek zorunda da değilsiniz. Piyasanın bugün için en başarılısı alkol bazlı Fleet Street Bloodworks kanı. Yarım litresi 65 dolardan satılıyor.

Elbette artık “sahte kan” kullanmak da bir tercih meselesi. CGI ile kanlı sahneler, “kan dökülmeden” hazırlanabiliyor. Hatta The Expendables 2 gibi bazı filmlerde yer alan bütün kanlı sahneler, CGI’nin bir sonucundan ibaretler…

Kaynak: Slate.

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir