Based on a true story!

İyi yazar olmanın yollarıyla ilgili bir yığın yazı okumuşsunuzdur bugüne kadar.

Kimisine göre iyi yazar olmanın yolu, halkın nabzını tutabilmektedir.

Kimi, “Gerçekçi yazan, iyi yazardır” der, kimisiyse iyi yazar olmayı, insanlara doğru mesajlar verebilmeye bağlar.

Hasılı herkesin kafasında farklı bir “iyi yazar” tiplemesi vardır. Çoğu insan, en sürükleyici romanları yazanların, gerçek hayatı en iyi şekilde yansıtanlar olduğu yalanına aldanır.

İşin aslı, bize empoze edilenden çok farklıdır oysa ki: İyi yazar, hikayeleri yeterince dramatize edebilen yazardır.

İnanmadınız mı? Bir düşünelim. Her yıl bir kaç defa “Based on a true story” (Gerçek bir hikayeye dayalı) Hollywood filmi seyrederiz. Değişik kahramanlıklar veya muhteşem tesadüfler görür, mest oluruz. Hepsinin dışında, seyrettiklerimizin yaşanmış olaylar olduğunu düşünmek, bize ayrı bir heyecan verir.

Peki, gerçekten “Gerçek bir hikayeye dayalı” filmler, olayları olduğu gibi mi gösterirler?

Cevap tek kelimedir: Hayır!..

Neden mi? Çünkü insanlar, seyrettikleri sahnelerin, okudukları bölümlerin otantik olmasını isterler. Sahne aşk temalıysa, gökyüzü muhteşem olmalı veya ılık bir yağmur başlamalıdır. Cinayetlerle dolu bir filmin geçebileceği ortam standarttır: Yağmurlu veya karlı, kasvetli, tercihen çok katlı eski bir ev! Ve evet, gece!

Fakat gerçek hayatta olaylar, nadiren buna benzer gerçekleşir. Gece işlenen cinayetler, gündüz işlenenlerden çok da fazla değildir. Esas oğlanlar, her zaman sevdikleri kızlara romantik mekanlarda kavuşamaz. Ölmek üzere olan bir asker, her zaman etrafındaki bütün düşmanları öldürüp gülümseyerek ölümü beklemez!

Avusturya ordusundan F. E. Kleinschmidt’in savaş görüntülerinin sahtelerinin yapılmasıyla ilgili görüşü enteresandır:

“Gerçek hayatta kurşun isabet eden bir adam ellerini yana açıp tüfeğini atmaz ve sonra da rol yapıyormuşçasına düşüp yerde birkaç kez yuvarlanmaz. Bir adam siperdeyken kurşunu yerse, sadece birkaç santim öne doğru sendeler ya da sesizce yana düşer. Gerçek görüntü sahtesi kadar dramatik değildir.

Bu durumda, senaristlerin veya yazarların önünde iki yol vardır: Ya hikayeyi yaşandığı gibi anlatırlar, ya da olaya hayal güçlerinin sınırlarını zorlayan parçalar eklerler.

İkinci yolu tercih etmek sahtekarlıkmış gibi görünebilir. “Anlattıklarım tamamen gerçek!” diye bas bas bağırıp, haftalar boyu senaryoya sokuşturduğu onca detayı es geçen bir insanın dürüst olduğu iddia edilemez. Peki iyi bir yazar olarak kabul edilebilir mi? Kesinlikle!

“Birinci yola ne oldu?” dediğinizi duyar gibiyim. Üzgünüm ama birinci yolu tercih edenlerden iyi senaristler değil, ancak iyi haberciler çıkabilir.

Bu tezatın sebebi, aslında hepimizde var olan bir özellikte saklıdır. Her an karşımıza çıkabilecek olaylar ilgimizi çekmez. Ulaşamayacağımızı, karşımıza asla çıkmayacağı seyretmekten zevk alırız. Oturur, uçan adamları, tek başına yüzlerce insanı devirebilen askerleri, gidecekleri yere milimetrik zamanlamalarla varabilenleri seyrederiz.

80 yıl boyunca çalışan, bir kalp krizi sonunda vefat edip gidenlerin hikayesidir, umrumuzda olmayan.

Oysa toplumun büyük bir kısmını, o sessiz çoğunluk oluşturur.

Aslında fark etmesek de bilinçaltımızdaki şey “Elimizde olmayana özlem”dir.

Harikulade romanlar, muhteşem filmler; Kaf Dağı’nın ardındaki Anka kuşlarından bahseden çocukluk masallarımızın yetişkin halleridir.

Daha fazlası değil.

1 Yanıt

  1. mustafa dedi ki:

    sahte dramatizmi, yapmacık hareketleri, olağanüstü olay örgülerini hollywood filimlerinde çokça gördüğümüz bir gerçek. ama bu filimlerin bir çoğunun saman alevi gibi olduğunu da unutmamak gerekir. asırlar sonra hatırlanan eserlerin en büyük özelliği gerçekçiliktir. hiçbir zaman çok popüler olmasalar da tesirleri daha derin ve kalıcı olur, her devirde sevenleri bulunur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir