Avustralya Tavşanları’nın Hikayesi

Avrupalılar hakikaten garip insanlardır. Avrupa ve Amerika tarihinin neresine göz atsanız, şaşırtıcı hikayeler çıkarabilirsiniz. Batılı, doğuyu “Nargile, develer ve mimari” olarak betimleyerek aklınca küçültür; ama yerinin altından yerinin üstüne, biliminden giyimine dişe dokunur neyi varsa gözünü bile kırpmadan sömürür. Saldırgan fikirleri yeşertir, bölgesel diktatörleri yetiştirir. Önce halkı kuklalarına kırdırır, sonra onları öldürmek için kendisi gelir, halkı bir kere daha ezer. Kağıt üstünde kahraman olur, medyasından gereken desteği daima bulur. Azıcık sesini çıkaran olursa da mucibince susturulur.

“Avustralya Tavşanları”yla ilgili bir yazıda bu giriş de nereden çıktı demeyin. Avrupalıların sömürgeci zihniyeti, her dramda yerini mutlaka bulur.

Efendim, Avustralya tavşanlarıyla meşhur bir kıta değildir hatt-ı zatında. Hatta, 18. yüzyıla kadar kıtada tavşanlarla ilgili bir kayda rastlanmaz. 13 Mayıs 1787’de Büyük Britanya’dan yola çıkan ve çoğu mahkum 1,487 kişiyi Avustralya’ya taşıyan 11 gemilik First Fleet filosuyla gelen tavşanlar, adanın ilk tavşan popülasyonunu oluştururlar. Aradan geçen yıllar içerisinde adanın güneyine tavşanlar yayılır, ancak bununla ilgili bir probleme rastlanmaz. Zira Tazmanya Canavarı gibi Avustralya’ya has Yırtıcı Keseliler (Dasyuromorphia), artışın önüne geçerler. Yıllar içinde Yırtıcı Keseli nüfusu azalır, tavşanlar çoğalmaya başlar.

Ama aslında ne olursa 1859’da olur. İngiltereli Thomas Austin isimli yerleşimci, Winchelsea, Victoria yakınlarında bulunan arazisinde avlamak üzere tavşan göndermesi için İngiltere’deki yeğenine mektup yazar. Beyimiz sıkı bir avcıdır. Avustralya’da yaban tavşanı bulamamak fazlasıyla canını sıkar. Yeğeni bu isteği kırmaz; 2 düzine kadar tavşan, 72 keklik ve bir kaç serçeden oluşan kargoyu Avustralya’ya yollar.

Austin’in keyfi artık yerindedir. Tavşanları tabiata salar, 12000 hektarı bulan arazisinde eğlencesine bakar. Soranlara “Bu kadar tavşan fazla ziyan vermez. Üstelik avlanabilme imkanı dışında, evimizin dokunuşunu da Avustralya’ya getirmiş olur” der. Haliyle zengin takımı peşine takılır, herkes tavşanlarını tabiata salmaya başlar. Kimse “Niye gelmiştin buraya hemşerim?” demez.

Avustralya’nın iklimi, Avrupa tavşanlarının üremesi için fevkalade müsaittir. Sürekli çoğalan tavşan popülasyonu, 10 yıl içinde öylesine büyür ki, yılda 2 milyon tavşanın avlanması bile popülasyonu dengelemeye yetmez.

Gelsin zehirler…

Peki ya sonra? Avustralyalılar bir şeylerin yanlış gittiğini anlamaya başladıklarında, tavşanları azaltmak için çareler aramaya başlarlar. Önceleri vurarak öldürmenin çare olacağını düşünürler ama etkili olmaz. Çareyi babalarına danışmakta bulur, Britanya’dan medet umarlar. 1901’de bölgeye gelen Kraliyet Komisyonu, olayın ciddiyetini kavrar ve birbirinden kötü yöntemler sıralar:

Vicdansızlar buldozerlere taktıkları sivri dişlerle toprağı kazır, tavşan yuvalarını dağıtır, tavşanları canlı canlı parçalara ayırırlar, ki bu vahşetin adı “Sökme”dir (Ripping).

Yetmez, kimyasal silahtan medet umar, Sodyum Floroasetat ve Pindone gibi zehirleri alabildiğine kullanırlar. Hem toprağı zehirler, hem avladıkları tavşanları da yiyemez olurlar. Sonra Av köpekleri, çelik kapanlar… Akıllarına ne gelirse uygularlar.

Hatta 1908 yılında Batı Avustralya’ya 100lerce mil uzunluğundaki Tavşan Geçmez Çit‘i (Rabbit-Proof Fence) çekerler (Yazımızın tepe resmi). Avrupa Tavşanları çitin altından kazar, üstünden zıplar, sonuçta Avustralyalılar bu yöntemde de başarısız olurlar.

Biri Biyolojik Silah mı dedi?

1950 yılına gelindiğinde mücadele boyut değiştirir. Frank Fenner, Myxoma virüs’ün sebep olduğu, “2. Çiçek Hastalığı” adıyla da bilinen Myxomatosis hastalığının Avrupa Tavşanları’nı hızla öldürdüğünü fark eder. Bunun üzerine Avustralya genelinde Myxoma virüs bulaştırılmış bir çok deneme alanı kurulur. Bu alanlara su ve yiyecek için gelen tavşanlara hastalık bulaşır. İlk başta vücut yüzeyinde yumrular ve baş çevresinde şişliklerle kendini belli eden hastalık, akut konjonktivit ve sonrasında körlük ve yüksek ateş ile devam eder. Çoğunlukla ikincil bakteriyel enfeksiyonlar eklenir ve hasta tavşanlar, genellikle akciğer enfeksiyonu sonucu ölürler.

Avustralya Tavşanları'nın Hikayesi

Myxomatosis hastalığının yayılması için hazırlanan bir havuz.

Bu hastalık Avrupa Tavşanları üzerinde öylesine etkilidir ki, henüz direnç gelişmemiş tavşanlar 48 saat gibi kısa bir sürede ölürler. İki yıl içinde Avustralya’daki tavşan nüfusu 600 milyondan 100 milyona geriler!

Tedavisi olmayan bu hastalıkla tavşanları tamamen öldürebileceklerini sananlar aldanırlar. 1991 yılına gelindiğinde, adada kalan tavşanların hepsi Myxoma virüs’e karşı direnç geliştirmişlerdir. Tavşanların sayısı yeniden 200-300 milyona çıkar.

“Hayda bu da nereden çıktı?” der, yeni bir mikrop ararlar. İngiliz Milletler Topluluğu Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu (CSIRO), çareyi Calicivirüs’te bulur. Saha denemeleri sırasında virüs alandan sızar ve henüz hastalığın etkileri tam anlaşılamadan Avustralya’nın bir bölümüne yayılır. Bunu yeterli görmez, geri kalanına da kendileri yayarlar.

Avustralya Tavşanları’yla yaşanan bu zalim mücadele, günümüzde de devam eder.

Avrupalılar garip insanlardır. Önce tavşanları kendi elleriyle getirir, sonra tavşanlarla mücadele etmenin en pis yollarını bulurlar: Diri diri parçalar, zehirlere bular, virüslerle kırarlar.

Kendileri hariç herkesi barbar, geri, vahşi gösterir; kendi isimlerine toz kondurmazlar.

Ah Avustralya Tavşanları’nın dilleri söylese de, bir konuşsalar.

Kim bilir ne soykırım hikayeleri anlatırlar…

Sevebilirsin...

4 Yanıt

  1. tolunay dedi ki:

    Çok güzel yazı, teşekkürler!

  2. Hill dedi ki:

    Harika bir yazı tebrikler

  3. Eda Bahadır dedi ki:

    Bu yazıda insanların eski çağlardan günümüze doğayla akılalmaz bir savaş içerisinde olduğunu daha bir iyi anlıyoruz. Şuanda aynı sistem özellikle makyaj&bakım sektöründe tavşanlara yapılan zulümle neredeyse aynı!!

  4. Beyhan BİLEKDEMİR dedi ki:

    Yazı dilinizin akıcığılığı , konunun dramatikliği ve empati yeteneğiyle birlikte hızla karnıma kramplar girdi.oyuncak haline gelen yaşamların dramatik sonları…teşekkür ederiz bu bilgilendirme yazısı için…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir