Küresel Isınma ve Çözüm Arayışları

Küresel Isınma ve Çözüm Arayışları
“İklim Değişikliği” konulu Blog Hareket Günü 2009‘a, bu araştırma yazımızla katılıyoruz. İyi bilmediğimiz bir konuda kulaktan dolma bilgilerle bir yazı hazırlamak istemediğimiz için, özel izniyle, Mustafa Dokumacı’ya ait bir tez çalışmasından ilgili bölümleri sadeleştirerek buraya alıyoruz.

Doğal çevrenin kirlenmesi, ilk üçü kirlenen ortama, diğer dördü kirleticiye göre olmak üzere yedi bölümde inceleniyor:

  • Hava kirliliği
  • Toprak kirliliği
  • Su kirliliği
  • Gürültü kirliliği: Sürekli ve yüksek sesler çıkartarak insan ve doğa sağlığını tehlikeye sokmak bu kapsama girer.
  • Işık kirliliği: Aydınlatılması gereken alandan daha fazlasını aydınlatmak olarak tanımlanabilir. (Şehirlerde gece yıldız görülememesine sebep olan aydınlık vb.)
  • Radyasyon kirliliği: Her tür nükleer faaliyetin tabiata yaydığı radyasyon bu kirliliğe sebep olur.
  • Elektromanyetik kirlilik: Yüksek gerilim hatları, radyo televizyon yayınları, telsizler, cep telefonları, kablosuz ağlar gibi birçok kaynağı vardır.

Bu yazıda incelediğimiz sera gazları, yukarıdaki bölümlerden ilki olan hava kirliliği konusunun kapsamı içinde yer alıyor. Diğer kirliliklerin bugüne kadar büyük insan kitleleri tarafından hissedilen etkileri; bir akarsuyun, bir gölün ya da denizin veya belli bir bölgenin toprağının kirlenmesi gibi daha çok yerel ölçekte ortaya çıktı. Hava kirliliğinin ise, bugün dünya nüfusunun çoğunu etkileyen küresel ölçekte etkileri görülüyor.

Küresel Isınma

Hata payı kabul edilebilir aralıkta olan meteorolojik ölçümlerin geçmişi, 1880 yılına kadar uzanıyor. Bu ölçümlere göre, 19. yüzyıl sonlarından bugüne kadar geçen sürede, dünyamızın yüzey sıcaklığının 0,74°C arttığı tahmin ediliyor. Son 50 yılda bu artış hızı, her 10 yıllık aralıkta ortalama 0,13°C artış ile önceki 100 yılın iki katına çıktı. Artış, Avrasya ve Kuzey Amerika’da dünyanın diğer bölgelerinden daha fazla oldu.

Sadece bu bilgiler bile, dünyamızın ısınmakta olduğunu göstermeye yetebilir. Ancak, fazlası var: National Climatic Data Center verilerine göre, sekiz en sıcak yılın yedisi, 2001 yılı ve sonrasında ve 10 en sıcak yılın tamamı, 1995 yılı ve sonrasında gerçekleşmiş. Aşağıdaki resimde, 1980 yılı sıfır noktası olmak üzere 1880’den bugüne ortalama sıcaklıktaki sapmalar gösteriliyor.

Kuzey buz denizinde her sene Eylül ayındaki donmuş deniz alanının büyüklüğü, uydu görüntüleri üzerinden hesaplanabiliyor. 1973 yılından 2007 yılına kadar geçen sürede, bu alanın her 10 yıllık aralıkta yaklaşık %10 küçüldüğü görüldü. Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi, bu alanın büyüklüğü 2007 yılı Eylül ayında, 4,28 milyon kilometrekare ile en düşük seviyeye ulaştı.

Küresel ısınmanın bir sonucu olarak, son 100 yıllık sürede deniz seviyesinin yılda ortalama 1,7 mm hızla yükseldiğini biliyoruz. Bu rakam, geçmiş yüzlerce yıla göre belirgin bir şekilde büyük.

Sera Gazları ve Sera Etkisi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ndeki tanıma göre: “Sera gazları, hem doğal, hem de insan kaynaklı olup, atmosferdeki kızıl ötesi radyasyonu emen ve tekrar yayan gaz oluşumlarıdır.”

Sera gazlarını, doğal sera gazları ve dolaylı (diğer) sera gazları olmak üzere iki gruba ayırmak mümkün. Su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), metan (CH4), diazotmonoksit (N2O) ve ozon (O3) doğal sera gazları sınıfına girerken; endüstriyel üretim sonucu ortaya çıkan hidroflorokarbonlar (HFCs), perflorokarbonlar (PFCs) gibi florlu bileşikler ve kükürtheksaflorit (SF6) ise dolaylı sera gazları sınıfında değerlendiriliyor.

Atmosfer, birçok gazın karışımından ve su buharından meydana gelen karmaşık bir sistem. Atmosferin %78,08‘i azot, %20,95‘i oksijen, %0,93‘ü argon ve diğer gazlardan oluşuyor. Güneşten dünyaya ulaşan ışınların bir bölümü, dünya yüzeyi tarafından uzaya geri yansıtılıyor. Gelen ışınlarla giden ışınların dalga boyları farklı olduğundan, sera gazları güneşten gelen ışınları geçiriyor, ancak yer yüzünden yansıyan ışınları tutarak, adeta dünyayı kuşatan bir battaniye gibi, enerjinin atmosferden uzaya kaçışını engelliyor. Gaz molekülleri, tutulan ışınları yeniden dünyaya yansıtıyor ve bunun sonucu olarak, yeryüzü daha fazla ısınıyor. Bu olaya, seraya benzer davranış göstermesinden dolayı, günümüzde çokça kullanılan ismiyle sera etkisi adı veriliyor.

Sera etkisi, aslında tabî bir olay. Sera etkisi olmasaydı, dünyanın yüzey sıcaklığı şimdikinin yaklaşık 33 °C daha altında olabilir, dünya yaşanmaz bir yer halini alabilirdi. Ancak sanayi devrimi sonrası hızlı nüfus artışı, ekonomik büyüme, fosil yakıtların kullanılması, ormansızlaşma ve diğer insan faaliyetleri gibi etkenler sebebiyle; sera gazı yoğunluklarında anormal artışlar meydana geldi.

İşte bu artışlar sebebiyle dünyanın, önceki dönemlerde rastlanmamış bir hızla ısındığına ve sera gazlarının küresel ısınmaya yol açan etkenlerin en önemlilerinden olduğuna inanılıyor.

İnsan kaynaklı sera gazları; fosil yakıtlarının yakılmasından, sanayi, ulaştırma, enerji üretimi, çeşitli atıklar ve tarımsal etkinliklerden kaynaklanıyor. Ancak burada en önemli kaynak; enerji üretiminde kullanılan fosil yakıtlar (kömür, petrol, doğalgaz vb.) ve sanayi.

Karbondioksit (CO2)
, küresel ısınma üzerinde etkili olan en önemli sera gazı olarak biliniyor. Toplam sera gazları içindeki payı %80’i aşıyor. Günümüzde insan kaynaklı oluşan CO2 emisyonu günde yaklaşık 80 milyon ton civarında. Son 20 yıldır, atmosfere verilen insan kaynaklı CO2 gazının yaklaşık dörtte üçü (%77) fosil yakıtların ısınma, sanayi ve ulaşım alanlarında kullanılmasından, geri kalanı da (%23) arazi kullanımı değişikliği ve özellikle ormanların yok edilmesinden kaynaklandı. İnsan kaynaklı oluşan CO2, yılda yaklaşık %0,5’lik bir artış gösteriyor.

Metan (CH4) gazı, atmosferde sera etkisine yol açan ikinci önemli gaz. Daha çok bataklık alanlardan, tarım ve hayvancılık sektöründen kaynaklanıyor. Günümüzde insan kaynaklı oluşan metan emisyonu, yılda 300-550 milyon ton arasında değişiyor. Araştırmalar, atmosferdeki CH4 artışının karbondioksite göre daha hızlı olduğunu gösteriyor. Ayrıca metanın, karbondioksite göre kızıl ötesi ışınları tutma gücü çok daha fazla olduğu için, daha güçlü sera etkisine sahip olduğu biliniyor.

Diazotmonoksit (N2O) gazının yaklaşık üçte biri, tarımda gübre kullanımı veya tarım topraklarının işlenmesi gibi tarımsal faaliyetler, kimya endüstrisi ve ormansızlaştırma neticesinde ortaya çıkıyor. Küresel ısınmaya katkısı ise %6 civarında.

Florlu gazlar olarak adlandırılan hidroflorokarbonlar (HFCs), perflorokarbonlar (PFCs), başka bir deyişle halojenli karbon gazları 1987 tarihli Montreal Protokolü ile kullanımı sınırlandırılan kloroflorokarbonlar (CFCs) gibi ozon tabakasını incelten maddelerin yerine kullanılıyorlar. Bu gazların sanayide ozon tabakasını incelten maddelere alternatif olarak kullanılması, sera etkisine yol açabiliyor.

Kükürtheksaflorid (SF6) ise, yüksek akımda çekilen elektrik enerjisinde kesici gaz olarak ve magnezyum üretiminde kullanılan bir gaz.

Uluslararası Çözüm Arayışları

Doğal sera etkisinin, sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğunun bozulmasıyla daha da kuvvetlenebileceği fikrini, ilk olarak 1896 yılında Nobel Ödüllü bilim adamı S. Arrhenius ortaya attı. S. Arrhenius, karbondioksit birikiminin değişmesiyle iklim değişikliği arasında bir korelasyon olabileceğini söylüyordu. Ancak 1896 yılında S. Arrhenius tarafından ortaya atılan bu iddia, uzun bir zaman pek de ciddiye alınmadı.

Bu konuyla ilgili olarak ilk uluslararası adım 1972 yılında atıldı. Stockholm Konferansı ile Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde uluslar arası düzeyde yürütülmeye başlanan görüşmelerde, küresel nitelik taşıyan çevre sorunlarının, ancak küresel çözümler üretilerek aşılabileceği vurgulandı. Daha sonra 1979 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (World Meteorological Organization – WMO), bilim adamlarını “Dünya Birinci İklim Konferansı” için Cenevre’de topladı. Dünya Birinci İklim Konferansı’nın ardından 1985 yılında Villach’ta yine bir konferans düzenlendi ve bu konferans sonucunda tüm sera gazlarının küresel ısınma değerlendirmelerine katılması kararı alındı.

1988 yılında “Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli” (Intergovernmental Panel on Climate Change – IPCC) kuruldu.
29 Ekim – 7 Kasım 1990 tarihleri arasında Cenevre’de Dünya Meteoroloji Örgütü öncülüğünde düzenlenen “Dünya İkinci İklim Konferansı”nda, ana konusu iklim değişikliği ve sera gazları olan Dünya İkinci İklim Konferansı Bakanlar Deklarasyonu, 137 ülke tarafından onaylandı. Bakanlar Deklarasyonu, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı‘nda (United Nations Conference on Environment and Development – UNCED) imzaya açılmak üzere, bir iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi görüşmelerine zaman kaybetmeden başlanması fikrini taşıması açısından önem taşıyordu.

1992 yılının Haziran ayında Rio de Janerio’da Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı düzenlendi. Yerküre Zirvesi olarak da anılan bu konferansta, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS), Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi imzaya açıldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin iki eki bulunuyordu. Bu eklerde ülkeler çeşitli kıstaslara göre iki sınıfa ayrılmaktaydılar. Bu sınıflandırma, tüm ülkelerin ortak yükümlülükleri yanında, ilgili ülkelere bazı ek yükümlülükler de getiriyordu. Sözleşmenin EK1 listesi, geçiş ekonomileri olarak da adlandırılan pazar ekonomisine geçiş sürecinde bulunan eski sosyalist ülkeler ile OECD üyesi ülkelerden oluşmaktaydı. EK1 listesinde yer alan ülkeler, iklim değişikliğine sebep olduğu düşünülen sera gazı emisyonlarını 2000 yılında 1990 seviyesinde sabitlemekle yükümlü tutulmuşlardı. Sözleşmenin EK2 listesi ise, yalnızca gelişmiş ülkelerden oluşmaktaydı ve bu ülkelere, sera gazı emisyonlarını 2000 yılına kadar 1990 yılı seviyesine çekmeleri yükümlülüğüne ilaveten, gelişme yolundaki EK1 ülkelerine ulusal bildirim hazırlamak için maddi destek sağlama ve ilgili ülkelerin iklim değişikliğini önlemeye yönelik çabalarına destek verme yükümlülüğü de getirilmişti. Türkiye, İDÇS’nin iki EK listesinde birden yer alması nedeniyle, sözleşmenin kendisine ağır yükümlülükler getireceğini düşünerek sözleşmeyi uzun bir süre imzalamadı.

Çerçeve Sözleşmesi’ne göre, sözleşmeye taraf olan ülkelerin yılda bir kere toplanacağı bir Taraflar Konferansı düzenlenecekti. İlk Taraflar Konferansı 1995 yılında Berlin’de, ikincisi 1996 yılında Cenevre‘de düzenlendi. İkinci konferansta EK1 ülkeleri, yasal bağlayıcılığı olan taahhütleri kabullenmek niyetinde olduklarını bildirdiler.

Taraflar Konferansı’nın üçüncüsü, 1 – 10 Aralık 1997 tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlendi. Bu konferans, iklim değişikliğine sebep olduğu düşünülen sera gazlarının azaltılmasına yönelik atılan en önemli uluslararası adım olarak kabul edilir. Çünkü bu konferans sonucu, tarafların yükümlülüklerini belirleyen ve hukuki niteliği olan bir belge ortaya çıkmıştır. Kyoto Protokolü olarak adlandırılan bu belge, taraflar için bağlayıcılığı olan emisyon azaltma hedefleri koymaktadır. 1998 yılında imzaya açılan bu belgeye göre, BM İDÇS’nin EK1 listesinde yer alan ülkelerin, toplam sera gazı emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 yılı ölçümlerinin %5 altına indirmeleri gerekiyor.

Kyoto Protokolü’nün hedeflerini resmi olarak yerine getirebilmesi, yani yürürlüğe girebilmesi için; 1990 yılındaki toplam emisyonun en az %55’inden sorumlu ve EK1 ülkelerinin de içinde bulunduğu en az 55 ülkenin imzalaması şart koşulmuştu. Ancak bu sayı ve oran tutturulamadığı için protokol uzun bir süre yürürlüğe giremedi. Bu oranın tutturulamamasının en önemli sebebi, hiç şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın bu protokolü imzalamamasıydı.

Amerika Birleşik Devletleri, dünya nüfusunun %4’ünü oluşturmasına rağmen, toplam küresel sera gazı emisyonunun %25’ten daha fazlasından sorumlu. Küresel sera gazı emisyonunun artmasında bu kadar önemli payı olan ABD, basit gerekçelerle protokolü hala imzalamadı.

Protokol Rusya tarafından 2004 yılı sonunda imzalanarak, 16 Şubat 2005’te yürürlüğe girdi ve uluslararası anlamda resmiyet kazandı. Rusya 1990 yılı toplam sera gazı emisyonunun %17,4’ünden sorumlu olan bir ülke olduğu için, protokolü imzalaması, protokolün yürürlüğe girmesine için oldukça önemliydi. Bugüne kadar Kyoto Protokolü’nü, toplam sera gazı emisyonunun %63,7’sinden sorumlu olan 187 ülke kabul etti. Türkiye buna dâhil değildir.

2000 yılında Lahey’de düzenlenen altıncı Taraflar Konferansı’nda Türkiye, EK2’den çıkartılması kaydıyla EK1 ülkesi olarak Çerçeve Sözleşmesi‘ne taraf olabileceğini belirtti. 2001 yılında Marakeş’teki yedinci Taraflar Konferansı’nda Türkiye’nin EK2’den çıkarılması kabul edildi. Daha sonra İÇDS ülkemizde onaylandı ve 24 Mayıs 2004 tarihinde yürürlüğe girdi.

Türkiye sadece İDÇS’ye üye ve henüz Kyoto Protokolü’ne taraf olmadı. Dolayısıyla Kyoto Protokolü’ne ilişkin herhangi bir yükümlülüğü yok. Türkiye’nin AB üyeliğine bağlı olarak, ilerleyen yıllarda Kyoto Protokolü’ne taraf olması gerekebilecek.

Bu yazımızda, “Küresel Isınma” meselesini ve küresel ısınmayla ilgili yapılan uluslararası çalışmaları kısaltarak yazdık.

Ne dersiniz? Sizce dünya bu konuda beklenmeyeni gerçekleştirebilecek ve problemlere karşı tek yumruk olabilecek mi?

Bu yazı, Mustafa Dokumacı‘nın “Emisyon Ticaretinin Muhasebeleştirilmesi ve Raporlanması” başlıklı yüksek lisans tezinden yola çıkılarak hazırlanmıştır. Yazı içeriği ve yazıda yer alan şekiller, eser sahibinin özel izni ile kullanılmıştır.

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir